RavzaGul.com
RavzaGul.com
RavzaGul.com
Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.

RavzaGul.com


 
KapıAnasayfaGaleriLatest imagesKayıt OlGiriş yap

 

 İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
nurgül
Admin
Admin
nurgül


Mesaj Sayısı : 3494
Nerden : İstanbul
Reputation : 3
Kayıt tarihi : 04/11/09

İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi Empty
MesajKonu: İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi   İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi Icon_minitime11.12.09 12:44

Kur'an-ı Kerim'de "Ehl-i Beyt"
Dr. Gülgûn UYAR
I. Kavram Olarak Ehl-i Beyt

Zaman içinde Hz. Peygamberin ailesini ifade etmek için Ehl-i beyt, Âl-i Rasûl, Âl-i Muhammed (sav), Itretü'n-Nebî gibi bazı terkibler kullanılmıştır. Bu ifadeler arasında en yaygın olanı ise Ehl-i beyt tâbiridir. Arapça bir söyleyiş olan Ehl-i beyt tamlamasında yer alan "Ehl" kelimesi, lügatte;
1. Bir kişiye nispet edildiğinde onun ailesini, yani eşini, çocuklarını ve yakın akrabalarını ifade eder: Hz. Peygamberin Ehl-i beyti gibi.
2. Bir bölgeye nispet edildiğinde oranın halkını tanımlar: Ehl-i Medîne gibi.
3. Bir kimseye, bir fikre veya bir oluşuma nispet edildiğinde ise inananlar, tâbî olanlar, taraftarlar kastedilir: Ehl-i Sünnet gibi.
4. Ayrıca bir şeyi hak eden, layık olan, ehil olan anlamını taşımaktadır. "Ehl" kelimesiyle müteradif, eş anlamlı kullanılan bir diğer kelime ise "Âl" ifadesidir. "Âl" de aile, akrabalar, hısım, kabile anlamlarını taşır. Ancak "âl" kelimesi soy ve şeref olarak seçkin kişi ve aileler için kullanılmıştır: Âl-i İmrân, Âl-i İbrâhim gibi.
"Beyt" kelimesi ise bilindiği üzere "ev, hâne" anlamını taşır. Bu kelimenin ayrıca "aile" karşılığı da bulunmaktadır.
Araplar "Ehl-i beyt" tamlamasını "ev halkı, yani aile efrâdı, aile bireyleri ve ikinci planda da yakın akrabalar" için kullanmışlardır.
Asr-ı Saâdette Hz. Peygamberin ailesini kastetmek için "ehl-i beyt ve âl-i beyt" tâbirlerinin her ikisi de kullanılmıştır. Asr-ı Saâdetten sonra günümüze uzanan zaman dilimi içinde ise "Ehl-i beyt" ifâdesi mutlak olarak kullanıldığında doğrudan Hz. Peygamberin ailesini ifade eden bir ıstılah hâline gelmiştir. Dili Arapça olmayan Müslümanlar için ise hiçbir karışıklığa yol açmayacak şekilde Ehl-i beyt ve Âl-i beyt denince Hz. Peygamberin ailesi anlaşılır. "Âl" kelimesi ise yaygın olarak "Âl-i Muhammed" şeklinde kullanılmıştır.
Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti


Hz. Peygamberin aynı hâneyi paylaştığı ve birlikte hayat sürdüğü ailesinin fertleri, onun ehl-i beytini teşkil ediyordu. Hz. Peygamberin ehl-i beyti ise zamana ve mekâna göre değişiklik gösterse de temelde hanımları, çocukları, torunları ve hem amcasının oğlu hem de damadı olan Hz. Ali'den meydana gelmekteydi.
Hz. Peygamberin ailesini, hanımları ve soyunu teşkil eden evlâdı olarak şu şekilde tavzih etmek mümkündür:
Ezvâc-ı Tâhirât ve Ümmühât-i Mü'minîn olan Hz. Peygamberin Hanımları:

Hz. Peygamberin ilk eşi Hz. Hatice'dir. Bi'setten (peygamberlikten) önce 15, bi'setten sonra 9 yıl olmak üzere Hz. Hatice'nin vefatına kadar 24 yıl devam eden bu evlilikten altı çocukları dünyaya gelmiştir. Hz. Peygamber, Hz. Hatice'nin vefatından sonra Sevde vâlidemizle evlenmiştir.
Hz. Peygamberin diğer hanımlarıyla evlilikleri Hicretten sonra gerçekleşmiştir. Bu hanımlarından sadece Mâriye (r.a.)'den bir çocuğu dünyaya gelmiştir. Hanımlarından sadece Zeyneb bint Huzeyme ve Reyhâne kendisinden önce vefat etmişlerdir. Hz. Hatice dışında Ezvâc-ı Tâhirât'ın hepsi Medîne'de yaşamışlar ve orada vefat etmişlerdir.
İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi Uyar1
Hz. Peygamberin Çocukları, Damatları ve Torunları

Hz. Peygamberin Mekke'de Hz. Hatice'den 4'ü kız 2'si erkek olmak üzere 6 evlâdı dünyaya gelmiştir. Oğulları Kâsım ve Abdullah küçük yaşta vefat etmiş, Mekke'de toprağa verilmişlerdir. Kızları Zeyneb, Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma Medîne'ye hicret etmişler ve orada vefat etmişlerdir.
Hz. Peygamberin yedinci evlâdı İbrâhim, Medîne'de 7. yılda evlendiği Mâriye el-Kıbtıyye'den dünyaya gelmiş, ancak fazla yaşamamış ve küçük yaşta vefat etmiştir.
İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi Uyar2
Büyük kızı Zeyneb, teyzesinin oğlu Ebü'l-Âs b. Rebî' ile evlenmiştir. Ebü'l-Âs'ın Müslüman olmaması üzerine ayrılmışlar, Zeyneb hicret etmiş, daha sonra Müslüman olması üzerine tekrar evlenmişlerdir. Bu evlilikten Ümâme ve Ali isimli iki çocukları dünyaya gelmiştir. Ali küçük yaşta vefat etmiş, Ümâme'nin ise yaptığı evliliklerden çocuğu olmamıştır.
Rukıyye ve Ümmü Gülsüm bi'setten önce Hz. Peygamberin amcası Ebû Leheb'in oğulları Utbe ve Uteybe ile nikâhlanmışlardır; ancak İslâmiyet'in zuhûru üzerine Ebû Leheb bu evliliklere son vermiştir. Rukıyye, Mekke döneminde Hz. Osman ile evlenmiş, bu evlilikten Abdullah isimli bir oğulları olmuş, ancak küçük yaşta vefat etmiştir. Rukıyye ise hicretin 2. senesinde Medîne'de vefat etmiştir.
Rukıyye'nin vefatından sonra Hz. Osman, Ümmü Gülsûm ile evlenmiştir. Bu evlilikten çocukları olmamıştır. Ümmü Gülsüm hicrî 9. senede vefat etmiştir.
Hz. Peygamberin küçük kızı Fâtıma Hicretin 2. yılında Hz. Ali b. Ebû Tâlib ile evlenmiş, bu evlilikten Hasan, Hüseyin, Muhsin, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm isimli çocukları dünyaya gelmiştir. Muhsin bebek iken vefat etmiş, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm'ün ise nesebleri devam etmemiştir.
İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi Uyar3
Görüldüğü gibi Hz. Peygamberin Hz. Fâtıma dışındaki bütün evlâdı kendisinin irtihâlinden önce vefat etmişlerdir. Hz. Fâtıma da babasından 4 veya 6 altı ay sonra O'na kavuşmuştur. Hz. Peygamberin nesli ise ittifakla kabul edildiği üzere torunlarından Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla devam etmiştir. Asr-ı Saâdetten sonra Hz. Peygamberin bu nesli Ehl-i beyt olarak anılmışlardır.
Hz. Peygamberin ailesi dışında Ashaptan bazı kişilere, Ehl-i beyt'e dahil olma pâyesi verdiği görülmektedir. Selmân el-Fârisî ve Vâsile b. Eskâ'nın adları bu sahâbe arasında sayılır.
Zaman içerisinde Hz. Peygamberin uygulamalarını farklı yorumlama sonucu ya da mezhep taassubu sebebiyle, Hz. Peygamberin Ehl-i beyt'inin kapsamı konusunda farklı yaklaşımlar ortaya konmuştur. Bu yaklaşımlardan en dar kapsamlı olanına göre Ehl-i beyt, sadece Hz. Peygamberin eşleri'dir. Ehl-i beyt kavramını en geniş ölçekte yorumlayanlar ise bütün Ümmet-i Muhammed'in Ehl-i beyt olduğunu ileri sürerler. Ancak bu görüşler yaygınlık kazanmamıştır
http://www.sonpeygamber.info/'dan alıntıdır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://nurgulce.blogspot.com
nurgül
Admin
Admin
nurgül


Mesaj Sayısı : 3494
Nerden : İstanbul
Reputation : 3
Kayıt tarihi : 04/11/09

İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi Empty
MesajKonu: Geri: İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi   İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi Icon_minitime11.12.09 12:45

II. Hz. Peygamber Nezdinde Ehl-i Beytinin Yeri ve Önemi


Hz. Peygamber de Ehl-i beytini sevmiştir. Onların üzerine titremiştir. "Ey iman edenler gerek kendinizi ve gerek ehlinizi/ailelerinizi öyle bir ateşten koruyun ki onun yakacağı insanla taştır" âyeti mûcibince o da ailesinin dünya ve âhiret mutluluğuna erişmesi için onları daima gözetmiş, muhafaza etmiştir.

Hz. Peygamber kendisine vahyolunması sebebiyle diğer insanlardan farklı olsa da, beşer vasfına binâen herkes gibi yaşamıştır. O (sav) da bir eş, bir baba ve bir dede olarak ailesinin bir ferdi olmuştur. Tabii ki onun bir peygamber olması ve son dîni tebliğ etmesi bütün bu gelişmelerin merkezinde olan ailesini de doğrudan etkilemiştir.
Hz. Peygamber için ailesi son derece önemli olmuştur.
Tevhîde ilk olarak onlar şehâdet getirmişler, onun peygamberliğine ilk andan itibaren gözlerini kırpmadan iman etmişler, İslâmiyet'in tebliği safhasında da ilk günden itibaren Hz. Peygamberi korkusuzca desteklemişler ve himâye etmişlerdir.
Emir ve yasakları, sorgulamadan uygulamışlardır.
Peygamber ailesi olmanın getirdiği sorumluluğu taşımışlar, örnek olmuşlardır.
Cebrâil, onlar hakkında vahiy getirmiştir.
Peygamber nasıl yaşıyorsa ve onların nasıl yaşamalarını istiyorsa öyle yaşamaya âzamî ölçüde gayret etmişlerdir.
Peygamber uygulamalarını hıfzetmişler ve bu uygulamaları nakletmişlerdir.
Ve her şeyden önemlisi eşleri, babaları olan Peygamberlerini canlarından azîz bilmişler ve sevmişlerdir.
Hz. Peygamber de Ehl-i beytini sevmiştir. Onların üzerine titremiştir. "Ey iman edenler gerek kendinizi ve gerek ehlinizi/ailelerinizi öyle bir ateşten koruyun ki onun yakacağı insanla taştır" âyeti1 mûcibince o da ailesinin dünya ve âhiret mutluluğuna erişmesi için onları daima gözetmiş, muhafaza etmiştir.
Ehl-i beyt fertlerinden her birinin Hz. Peygamber nezdinde hususî yerleri olduğunda şüphe yoktur. Ehl-i beyt mensuplarının her biri de yüksek ahlâkî meziyetlere sahip şahsiyetlerdi. Onların seçkin konumlarına işaret eden âyet ve Peygamber sözleri mevcuttur.

Son günleri yaklaşan Hz. Peygamber, gözünden sakındığı Ehl-i beytini Ashâbına ve dolayısıyla da ümmetine emanet etmiştir. Sekaleyn hadisi olarak meşhur olan bu rivayete mesned olan günde Hz. Peygamber, kendisinden sonraya iki şey bıraktığını, bunlardan birinin Kur'ân-ı Kerîm, diğerinin ıtresi, yani Ehl-i beyti olduğunu bildirmiştir.

Bilhassa Hz. Peygamberin Ehl-i beytinden olan hanımlarının konumu Kur'ân-ı Kerîm tarafından belirlenmiştir. Onlar diğer hanımlar gibi değillerdir: "Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz!"2 ve onlar mü'minlerin anneleridir: "Peygamber, mü'minlere kendi canlarından üstündür. Eşleri, onların analarıdır."3 Mü'minlerin anneleri olmaları hasebiyle de, Hz. Peygamberden sonra bir başkası onlarla evlenemez: "Sizin Allah'ın Rasûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla câiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük günahtır.4" Mü'minler bu minval üzere hareket ederek Ezvâc-i tâhirâtı baş tacı etmişler ve Hz. Peygamberle birlikte anılarını yaşatmışlar, onlara sevgi ve saygı göstermede kusur etmemişlerdir.
Ehl-i beytin diğer fertlerinden Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e gelince, Hz. Peygamber onlara karşı bir başka yakınlık duymuş ve çeşitli vesilelerle bu muhabbeti lisâna getirmiştir. Hz. Fâtıma ve Hz. Ali irtihâline kadar onun yuvasından hiç ayrılmaksızın Hz. Peygamberle ömür sürmüş yegâne kişiler olmuşlardır. Onlardan Hz. Peygamberi üzecek hiçbir davranış sâdır olmamıştır. Her biri hakkında Hz. Peygamberin hususî iltifatları mevcuttur.
Hz. Peygamber kızı Fâtıma'nın kendisinden bir parça olduğunu, onu üzen şeyin kendisini de üzeceğini söylemiştir: "....Kızım Fâtıma ancak benden bir parçadır. Ona şüphe veren şey beni de şüphelendirir, onu üzen şey beni de üzer".5 Onu cennette ve dünyada mü'min kadınların seyyidesi olarak tavsîf etmiştir.6 İrtihâlinden sonra kendisine ilk kavuşacak olan kişinin o olduğunu söylemesi ise kızını ziyâdesiyle sevindirmiştir.7
Aynı şekilde Hz. Peygamber, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e olan muhabbetini alenen ve defaatle ifade etmiştir. Hasan ve Hüseyin'i cennet gençlerinin efendileri olarak tanımlamıştır.8 Onları sevdiğini beyan ederek, Allah'tan da onları sevmesini ve onları sevenleri sevmesini niyâz etmiştir.9 Cenâb-ı Peygamberin "Onlar benim dünyadan (öpüp kokladığım) iki reyhânımdır" hadîsi de, torunlarına duyduğu sevginin bir ifadesidir.
Hz. Ali'nin Hz. Peygamber yanındaki makbûliyeti ve rüçhâniyeti ise gıpta edilecek bir mertebede olmuştur. Hz. Ali, Hz. Peygamberin amcasının oğlu, kardeşleştirme esnasında kendisine seçtiği kardeşi ve aynı zamanda damadı idi. Tebük savaşında Medîne'de bırakılışına üzülen Hz. Ali, Hz. Peygamber tarafından "Senin benim yanımdaki konumun, Hârûn'un Mûsâ'nın yanındaki durumu gibidir, ancak benden sonra peygamber yoktur" sözleriyle teselli edilmiştir.
Son günleri yaklaşan Hz. Peygamber, gözünden sakındığı Ehl-i beytini Ashâbına ve dolayısıyla da ümmetine emanet etmiştir. Sekaleyn hadisi olarak meşhur olan bu rivayete mesned olan günde Hz. Peygamber, kendisinden sonraya iki şey bıraktığını, bunlardan birinin Kur'ân-ı Kerîm, diğerinin ıtresi, yani Ehl-i beyti olduğunu bildirmiştir. Bu ikisinin havuz başında kendisine ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmayacağını, ümmetinin bu ikisine yapışıp, sıkıca sarılmaları hâlinde ebedî olarak sapmayıp dalâlete düşmeyeceklerini ifade buyurmuştur. Burada Ehl-i beytini Kur'an'dan ayrılmayan bir çizgi olarak tavsîf etmiştir. Ve "Ehl-i beytim hakkında size Allah'ı hatırlatıyorum", ifadesiyle de bu emanetine sadakat gösterilmesini vasiyet etmiştir.10

Müslümanların kabûlüne göre Ehl-i beyt sevgisi Peygamber sevgisinin bir parçasıdır. Nitekim Peygamber Efendimizin, Ashâbından kendisini sevmelerine binâen Ehl-i beytini sevmelerini istemesi bu anlayışın bir senedidir: "Size nimetlerinden bahşettiği için Allah'ı seviniz; Allah sevgisiyle beni seviniz ve benim sevgimle Ehl-i beytimi seviniz".

Biz bu emanetten, Hz. Peygamberin azîz hatırasına saygı olarak onun Ehl-i beytini muhabbetle benimsemeyi, onların Kur'an ahlâkını aksettiren şahsiyetlerini örnek almayı ve toplum içinde hukuklarını muhafaza etmeyi anlıyoruz. Zira Ehl-i beyt mensupları da tıpkı Ashâb-ı kirâm gibi sünnet-i Nebeviyye'nin uygulayıcıları ve aktarıcılarıdır.
Bilindiği üzere Peygamber Efendimizin ümmetine bir emaneti de salâvat-ı şerîfe ile kendisine duâ edilmesi, böylece şânının yüceltilmesidir. Nitekim Allah ve melekleri ona salât ve selâm etmektedirler. Allah mü'minlere seslenerek, onların da Nebîsine salât ve selam getirmelerini istemiştir: "Allah ve melekleri Nebî (Muhammed)'e çok salât ederler; ey inananlar, siz de ona salât edin. Ona tam bir teslimiyetle selâm verin".11
Ahzâb sûresinin bu âyeti nâzil olduğunda Ashâb ona nasıl salât edebileceklerini Hz. Peygambere suâl etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz onlara, bizlerin Salli-Bârik duâları olarak bildiğimiz salavât-ı şerîfeleri öğretmiştir. Bu salavatlarda, tıpkı İbrâhim (a.s.)'ın âline olduğuna gibi Peygamber Efendimizin de âline duâ edilmektedir.12 Ve bu salavatlar asırlardır mü'minlerin günde beş vakit ibadetlerinde zikirleri olmuş ve onların Peygamber ve ailesine bağlılıklarını canlı tutmuştur.
Müslümanların kabûlüne göre Ehl-i beyt sevgisi Peygamber sevgisinin bir parçasıdır. Nitekim Peygamber Efendimizin, Ashâbından kendisini sevmelerine binâen Ehl-i beytini sevmelerini istemesi bu anlayışın bir senedidir: "Size nimetlerinden bahşettiği için Allah'ı seviniz; Allah sevgisiyle beni seviniz ve benim sevgimle Ehl-i beytimi seviniz".13
Buhârî şârihi Aynî, Âl-i Rasûl muhabbetini, Ashâb sevgisiyle birlikte, imanın şûbeleri arasında sayarak Ehl-i beyt sevgisinin derecesini ve ehemmiyetini tartışmasız bir şekilde ortaya koymuş ve bu sevginin aynı zamanda imanımızın kemâlini tevlîd eden bir unsur olduğunu bildirmiştir.14
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://nurgulce.blogspot.com
nurgül
Admin
Admin
nurgül


Mesaj Sayısı : 3494
Nerden : İstanbul
Reputation : 3
Kayıt tarihi : 04/11/09

İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi Empty
MesajKonu: Geri: İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi   İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi Icon_minitime11.12.09 12:47

III. Siyasi Gelişmeler Karşısında Ehl-i Beyt

Hz. Peygamberin Vefatından Sonra


Ehl-i beyte yaklaşımları açısından bakıldığında Emevî halifelerinin önemli yanlış uygulamaları cereyan etmiştir. Bu dönem zarfında Ali-Fâtıma evlâdını siyasetten uzak tutmak için bilinçli bir siyaset takip edilmiştir. Her şeyden önce Muâviye döneminde, kesin çizgilerle bir Hz. Ali karşıtlığı yerleştirilmeye çalışılmıştır. Hz. Ali'ye sebbedilmesi (beddua) bu karşıtlığın açık bir göstergesi hâline gelmiştir.

Siyerin her sayfasında Ehl-i beytin isimleri şerefle yazılmıştır. Ehl-i beyti, Peygamber Efendimizin yüz akı olmuştur. Hz. Peygamberin hatırasına onların da kokusu sinmiştir. İlk üç halife döneminde de Ehl-i beyte gereken sevgi ve saygı gösterilmiştir. Sadece Hz. Ebû Bekir'in halife seçildiği toplantıya çağırılmamış olması o sırada defin işleriyle meşgul olan Hz. Ali'nin sitemine sebep olmuş, ancak mevzu gerginlik yaratacak şekilde büyütülmemiştir. Hz. Fâtıma ve Hz. Ebû Bekir arasında Hz. Peygamberin mirası konusunda görüş ayrılığından kaynaklanan bir serinlik sudûr etmişse de bu konu da Hz. Ebû Bekir'in, Hz. Fâtıma'nın gönlünü almaya çalışmasıyla aksi tesir uyandırmamıştır.
Hz. Osman'ın hilâfet döneminin son zamanlarında ortaya çıkan karışıklıklar sonucu halifenin şehid edilmesinin ardından Hz. Ali'ye biat edilmiştir. Şam valisi Muâviye b. Ebû Süfyan'ın önce Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını talep ederek meşrû halife olmasına rağmen Hz. Ali'ye biat etmemesi ve Hz. Âişe'nin etrafında yine aynı gerekçe ile toplananların Hz. Ali'nin karşısında yer almaları ile meydana gelen siyasî gelişmeler, Ehl-i beyt mensuplarının ileride çekeceği sıkıntıların sanki birer habercisi olmuştur.
Emevî Dönemi

Bu tarihî gelişmeler neticesinde Hz. Ali dönemi Cemel ve Sıffîn savaşları gibi maalesef son derece talihsiz iki olaya sahne olmuştur. Bu gerilim Hz. Ali'nin şehadetiyle neticelenecek hâdiselere sebebiyet vermiş, fakat bu kadarla da kalmamıştır. Hz. Hasan'a biat edilmiş olmakla birlikte, artık Kûfe karşısında ayrı bir güç hâline gelen Muâviye b. Ebû Süfyân, Hz. Hasan'ı da halife olarak tanımayarak hilâfet mücadelesini sürdürmüştür. Kendi ordusunda yeterli gücü ve desteği bulamayan Hz. Hasan ise, daha fazla kan dökülmesini de istemediği için sonunda hilâfeti Muâviye b. Ebû Süfyan'a devretmiştir. Böylece tek merkezli siyasî idare tekrar hâkim olmuş, Ümeyyeoğulları arzuladıkları iktidara kavuşmuşlar ve böylece Emevî Devleti kurulmuştur.
Ehl-i beyte yaklaşımları açısından bakıldığında Emevî halifelerinin önemli yanlış uygulamaları cereyan etmiştir. Bu dönem zarfında Ali-Fâtıma evlâdını siyasetten uzak tutmak için bilinçli bir siyaset takip edilmiştir. Her şeyden önce Muâviye döneminde, kesin çizgilerle bir Hz. Ali karşıtlığı yerleştirilmeye çalışılmıştır. Hz. Ali'ye sebbedilmesi (beddua) bu karşıtlığın açık bir göstergesi hâline gelmiştir. Cuma hutbelerinde açıkça Hz. Ali'yi kötüleyen ifadelere yer verilmiştir. Diğer vilâyetlerde olduğu gibi Medine'de Hz. Peygamberin mescidinde de, cemaatin arasında Hz. Hasan ve Hüseyin'in de bulunmasına rağmen bu uygulama devam ettirilmiştir. Hz. Ali'ye minberden lânet okunmasına açıktan tepki gösterenler ise sert bir şekilde cezalandırılmışlardır. Hutbelerde Hz. Ali'ye sebbetme âdetine, Emevî halifelerinden Ömer b. Abdülaziz son vererek onun yerine "İnnallahe ye'mürü bi'l-adli ve'l-ihsân.."
15 şeklinde başlayan Nahl sûresinin 90. âyetinin okunmasını sağlamıştır.
Yine bu dönemde 49/669 senesinde vefat eden Hz. Hasan'ın cenazesinin defni sırasında Hâşimîlerle Emevîler arasında bir gerginlik yaşanmıştır. Vefatının yaklaştığını anlayan Hz. Hasan, Hz. Âişe'ye müracaat ederek Hücre-i saâdette boş bulunan mezar yerine kendisinin defnedilmesi için izin istemişti. Ancak Medine valiliği tarafından Hz. Hasan'ın buraya defnedilmesine engel olunmuştur.
Muâviye b. Ebû Süfyan'ın, Yezîd'e veliahd olarak biat alma girişimine ise Hz. Hüseyin olumlu cevap vermemiştir. Medineliler üzerindeki tesirini çok iyi bildiği Hz. Hüseyin'in biatı Muâviye b. Ebû Süfyân için son derece önem arzediyordu. Bu sebeple Hz. Hüseyin üzerinde baskı oluşturmuş, icbâr edici tedbirlere başvurmuş, sanki Hz. Hüseyin kabul etmiş gibi gösterek oğlu Yezîd'e veliahd olarak biat almıştır.
Yezîd b. Muâviye'nin hilâfetinde meydana gelen Kerbelâ fâciası (10 Muharrem 61) ise bu gerilimin kırılma noktasını oluşturur. Bu vak'a İslâm tarihinin en elim hâdiselerinden biri olarak zihinlere kazınmış, acısı ise tazelenerek bugünlere kadar devam etmiştir.
Emevîler dönemine bakıldığında Hz. Ali ve evlâdı taraftarlığının karşısında, daha çok siyasî elit arasında hâkim olan "nâsıbîlik" olgusunun şekillendiğini görmekteyiz. Kûfe valisi Haccâc es-Sekafî (95/714) Ehl-i beyte muhalif olması sebebiyle "nâsıbî" ünvanını alan ilk kişilerdendir.
Abbasî Dönemi

İktidar söz konusu olunca Abbâsîler döneminde de Emevîler'in tutumundan çok farklı bir manzara ortaya çıkmamıştır. Abbasoğulları Emevî iktidarına son vermek üzere sürdürdükleri gizli propaganda döneminde "er-rızâ min Âl-i Muhammed" sloganıyla, Âl-i Muhammed'den râzı olunacak birisi için biat alıyorlardı. Biat esnasında belli bir isim zikredilmiyordu, ancak biat edenler Ehl-i beytten birisinin başa geçmesi üzere biat ettiklerini zannediyorlardı. Abbasoğulları bu gizli dâvet sürecinin başarıya ulaşması için Ehl-i beyt'in Müslümanlar üzerindeki müsbet tesirinden ve onlara karşı tabii olarak neş'et eden teveccühten istifade etmişlerdir. Emevî saltanatına nihayet veren bu ihtilâlin başarısını Abbasoğulları kendilerine mâl ederek hilâfet koltuğuna oturmuştur.
Abbâsî döneminin ilk dönemine genel olarak bakıldığında Ali-Fâtıma evlâdının herhangi bir isyan girişimleri bulunmasa bile sürekli denetim altında tutulduklarını görüyoruz. Bu sebeple hapsedilenler, sürülenler, takip edildikleri için kaçıp saklananlar olmuştur. Ancak halifelerin tamamı aynı ölçüde baskıcı davranmamışlardır. Me'mun, Mu'tasım, Vâsık ve Muntasır'ın hilafetleri bu anlamda ilişkilerin düzeltildiği, hataların telafi edildiği zaman dilimleri kabul edilir.
Abbâsîlerin ilk döneminde küçüklü-büyüklü başkaldırı hareketleri meydana gelse de gördükleri baskı karşısında Ehl-i beyt mensuplarının genelde sabır ve teennî yolunu tuttukları görülür. Âl-i beyt, cemiyet içerisinde âlim ve fâzıl kişiler olarak temâyüz etmişlerdir. Devlet görevlileri bir tarafa bırakılacak olursa, toplum tarafından her zaman hürmet görmüşler, sevilmişlerdir. Özellikle tâbileri arasında ilim adamları, şairler bulunmuştur. Burada özellikle zikretmemiz gereken bir husus İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî'nin açıkça ortaya koydukları Ehl-i beyt taraftarlığıdır. Dolayısıyla onların bu tutumu Ehl-i beyte bağlılık ve saygı gösterme noktasında Ehl-i sünnet çizgisini şekillendirmiştir.

__________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://nurgulce.blogspot.com
nurgül
Admin
Admin
nurgül


Mesaj Sayısı : 3494
Nerden : İstanbul
Reputation : 3
Kayıt tarihi : 04/11/09

İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi Empty
MesajKonu: Geri: İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi   İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi Icon_minitime11.12.09 12:47

Ehl-i Beytin İslam Coğrafyasına Dağılması


Abbâsî döneminin ilk dönemine genel olarak bakıldığında Ali-Fâtıma evlâdının herhangi bir isyan girişimleri bulunmasa bile sürekli denetim altında tutulduklarını görüyoruz. Bu sebeple hapsedilenler, sürülenler, takip edildikleri için kaçıp saklananlar olmuştur. Ancak halifelerin tamamı aynı ölçüde baskıcı davranmamışlardır. Me'mun, Mu'tasım, Vâsık ve Muntasır'ın hilafetleri bu anlamda ilişkilerin düzeltildiği, hataların telafi edildiği zaman dilimleri kabul edilir

II. yüzyılın yarısından itibaren bazı Ehl-i beyt mensupları farklı coğrafyalara dağılmışlardır. Fas'ta devam etmekte olan İdrisî Devleti'nin temelleri bu dönemde atılmıştır. Yine Hazar Denizi'nin kuzeyinde Taberistan bölgesinde, Mekke'de, Yemen'de Ehl-i beyt yönetimleri ortaya çıkmıştır. Ticaret yolları vasıtasıyla Kore'ye kadar giden Ehl-i beytten bahsedilmektedir. Ayrıca Türkistan bölgesi ve Malezya gibi bazı bölge insanları Ehl-i beyt mensupları sayesinde Müslüman olduklarını söylemektedirler. Yerleştikleri bölgelerin yerel halkıyla yaptıkları evlilikler sonucunda da, Arabından-Çinlisine, Türkünden-Acemine kadar farklı farklı ırklara mensup Seyyid ve Şerifler doğmuşlardır.
Ali-Fâtıma evlâdı merkezli bazı itikâdî mezhepler ve oluşumlar da mevcuttur. Erken tarihte daha çok ‘Râfizî' olarak adlandırılan bu topluluklar, daha sonra Şîa genel başlığı altında İmâmiyye (İsnâ Aşeriyye veya Ca‘feriyye), İsmâiliyye (Seb‘ıyye veya Bâtıniyye) ve Zeydiyye gibi özel isimlerle anılmaya başlamışlardır.
Hz. Ali ve Hz. Fâtıma'nın evlâdı Fütüvvet ve Ahîlik mesleğinde de birinci derecede önemli temel şahsiyetler olmuşlardır. Fütüvvet âdâb ve erkânı arasında Hz. Ali ve evlâdına dayalı sayısız unsur yer almaktadır.
Tasavvuf kültüründe Hulefâ-yi Râşidîn'e nisbet edilen ana tarikatlardan birisi de Hz. Ali'ye dayandırılan turuk-ı Aliyye'dir. Bu tariklerin silsilelerinde mutlaka Hz. Peygamberin ilk sekiz torunundan bir veya daha fazlası yer almaktadır ve bu silsileler ‘silsiletü'z-zeheb' olarak adlandırılmaktadır.
İslam Kültüründe Ehl-i Beyt Sevgisi

Tarih içindeİslâm devletlerine bakıldığında Ehl-i beyt mensuplarına Peygamber torunları olmaları hasebiyle son derece hürmet edildiği görülmektedir. Türk-İslâm literatürünün ilk örneklerinden olup, Yusuf Has Hâcib (462/1070)'in kaleme aldığı ve Karahanlı hâkanı Buğra Han'a takdim ettiği Kutadgu Bilig adlı eserde, Ali evlâdı ile münasebetlere değinilmiş ve bu konuda şu tavsiyelerde bulunulmuştur:
"Hizmetkârlardan başka ve beyin adamları dışında, münâsebette bulunacak kimseler şunlardır.
Bunlardan biri Peygamberin neslidir; bunlara hürmet edersen, devlet ve saâdete kavuşursun.
Bunları pek çok ve gönülden sev; onlara iyi bak ve yardımda bulun.
Bunlar Ehl-i beyttir, Peygamberin uruğudur; ey kardeş, sen de onları, sevgili Peygamber için sev.
Ağızlarından yakışıksız bir söz çıkmadıkça, onların içini-dışını ve aslını-esâsını araştırma".16
İslam Devletlerinde Âl-i Muhammed'e sevgi, hürmet gösterme ve onları maddî ve manevî anlamda koruma gayreti nakîblik müessesesinin doğmasına yol açmıştır. Devletin bir organı olarak faaliyet gösteren Nikâbet müessesesinin temel vazifesi seyyidlerin neseblerini doğru olarak tespit etmekti. Bilindiği üzere Âl-i Muhammed'in zekât almaları haramdır, bu husus Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır. Dolayısıyla seyyidlerin maişet sıkıntısı çekmemeleri için daimî tahsisatta bulunmak da nakîblerin vazifeleri arasında yer almaktaydı. Ayrıca bu müessese vasıtasıyla seyyidlerin hatalı fiillerden korunmasına da çalışıldığı görülmektedir. Bir suç işlediklerinde ise cezaları yine nakîbler tarafından tatbik edilmekteydi.
Nikâbet müessesesi İslâm devletlerinde devamlılık gösteren bir müessese olmuştur. Osmanlı Devleti'nde ise Nakîbü'l-eşraflık adını almıştır. Nakîbü'l-eşrafların kendileri de Ehl-i beyte mensup oluyorlar ve devlet protokolünde hemen padişahtan sonra yer alıyorlar, padişahlara onlar kılıç kuşatıyorlardı. Nakîbü'l-eşraflık Osmanlı'nın son günlerine kadar hayatiyetini devam ettirmiştir.
Görüldüğü gibi Müslümanların nazarında Ehl-i beytin yeri ve önemi büyüktür. Yapılması gereken Ehl-i beyti bilmek, tanımak, benimsemek ve anmak konusunda bilinçli olmaktır. Bunun için ise geleneğimizle bağ kurmamız bize yardımcı olacaktır. Zira inanıyoruz ki Ehl-i Sünnetin yeri, Ehl-i beytin yanıdır ve Ehl-i beytin sevgisi ilelebed mü'minlerin gönüllerinde bâkîdir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://nurgulce.blogspot.com
 
İslam Tarih ve Kültüründe Ehl-i Beyt-i Rasûlullah'ın Yeri ve Önemi
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Mahşer Yeri
» Niyetin Önemi
» İslamda Geçliğin Önemi
» Salat ve Selam'ın Önemi!!!
» İSLAM NAZARINDA ÖRTÜNME

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
RavzaGul.com :: İSLAM :: Hz. Peygamber (Sallallahü aLeyhi Ve Sellem)-
Buraya geçin: